Yazıma Albert Einstein’a atfedilen şu sözle başlamak istiyorum:
“Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden kötü bir yerdir.”
Ne kadar düşündürücü bir söz…
Kötülük durduk yere çoğalmaz. Karşısında kimse durmadığında, yanlışlara müdahale edilmediğinde, toplum olarak sessiz kaldığımızda büyür. Tıpkı hızla yayılan bir virüs gibi…
Peki bugün geldiğimiz noktada gerçekten ne oluyor?
Şiddet neden bu kadar arttı?
Çocuklarımız neden daha küçük yaşlarda öfkeyle, küfürle, kavga ile tanışıyor?
Ve en önemlisi…
Bizler bütün bunları görürken ne yapıyoruz?
Son birkaç yıldır toplumda şiddetin, alay etmenin, akran zorbalığının ve gençler arasındaki kavga kültürünün daha görünür hale geldiğini hep birlikte görüyoruz. Daha da üzücü olan ise bazı ağır olayların faillerinin çok genç yaşlarda olması.
15, 16, 17 yaşındaki çocukların şiddet olaylarının içerisinde yer alması hepimizi düşündürmeli.
Çünkü burada sadece bir çocuğun yaptığı yanlıştan söz etmiyoruz.
Bir neslin nasıl yetiştiğini konuşuyoruz.
Susmak gerçekten çözüm mü?
Bazen kendi kendime soruyorum:
Bizler ne söylesek faydasız mı?
Susmak mı çare?
Görmezden gelmek mi?
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla hareket etmek mi?
Hayır.
Çünkü bugün başkasının çocuğunun yaşadığı sorun, yarın bizim çocuğumuzun kapısını çalabilir.
Şiddeti gördüğümüzde susarsak, zorbalığı küçümsersek, küfrü “gençlik işte” diyerek normalleştirirsek, alay etmeyi eğlence olarak görürsek, bir gün dönüp baktığımızda çok daha büyük bir toplumsal sorunla karşı karşıya kalabiliriz.
Artık yeter.
Bu iş gerçekten çığırından çıkmadan önce hepimizin üzerine düşeni yapması gerekiyor.
Çocuk çocukluğunu yaşayamıyor
Bizler sokakta büyüyen bir nesildik.
Mahalle kültürünü bilir, komşunun çocuğunu kendi kardeşimiz gibi görürdük. Büyüklerimizden çekinir, küçüklere sahip çıkardık.
Sokakta oynardık.
Akşam olduğunda eve dönerdik.
Bir mahallede büyür, birbirimizi tanırdık.
Bugün ise anne babaların çocuklarını dışarı çıkarmaya çekindiği bir dönemden geçiyoruz.
Çünkü sokak artık eskisi kadar güvenli görünmüyor.
Çocuklarımızın başına ne geleceğini bilemiyoruz.
Dahası, çocuklarımız yalnızca fiziksel tehlikelerle karşı karşıya değil. Dijital dünyanın, sosyal medyanın, yanlış rol modellerin ve giderek normalleştirilen şiddet dilinin de etkisi altındalar.
Çocuk çocukluğunu yaşayamıyor.
Masumiyet, yerini daha erken yaşta öfkeye, gösterişe, zorbalığa ve birbirine üstünlük kurma çabasına bırakabiliyor.
Şiddeti normalleştiren bir dil oluşuyor
Burada medyayı, dizileri, filmleri ve sosyal medyayı da konuşmamız gerekiyor.
Elbette bir dizi veya film tek başına bir çocuğu şiddete yönlendirmez. Ancak sürekli olarak mafya kültürünün, silahın, intikamın, şiddetin, küfrün ve güç gösterisinin sıradanlaştırıldığı içeriklerle karşı karşıya kalan çocukların bundan etkilenip etkilenmediğini de sorgulamak zorundayız.
Sorun sadece ekranda gördüğümüz görüntüler değil.
Okullarda gençlerin birbirleriyle kavga etmesi…
Küfrün günlük konuşmanın bir parçası haline gelmesi…
Arkadaşının dış görünüşüyle, ailesiyle veya farklılığıyla alay edilmesi…
Bir çocuğun diğerini küçük düşürmesinin “şaka” olarak görülmesi…
Bunların hepsi üzerinde düşünmemiz gereken meseleler.
Alay etmek şaka değildir.
Zorbalık çocuk oyunu değildir.
Şiddet de güç göstergesi değildir.
Kardeşlik yerine düşmanlık mı öğretiyoruz?
Bir başka acı gerçek daha var.
Eskiden aile kavramını, kardeşliği, dayanışmayı ve birbirine sahip çıkmayı daha fazla konuşurduk.
Bugün ise bazı içeriklerde, bazı sosyal medya paylaşımlarında ve bazı hikâyelerde kardeşler arasındaki bağdan çok; kardeşin kardeşe karşı konumlandırıldığı, aile içindeki çatışmanın ve düşmanlığın öne çıkarıldığı bir anlayışla karşılaşabiliyoruz.
Elbette sanat ve sinema toplumdaki sorunları anlatabilir.
Ama burada önemli olan şudur:
Biz çocuklarımıza hangi değerleri daha fazla gösteriyoruz?
Sevgi mi?
Saygı mı?
Merhamet mi?
Yoksa öfke, intikam, üstünlük ve güç mü?
Değerlerimizi kaybediyoruz
Belki de asıl konuşmamız gereken konu budur.
Değerlerimizi kaybediyoruz.
Sevginin azaldığı bir toplumda öfke büyür.
Saygının azaldığı yerde kabalık çoğalır.
Merhametin azaldığı yerde şiddet kendisine alan bulur.
Büyüğün küçüğe sevgisi azalırken, küçüğün büyüğe saygısı da giderek zayıflıyor.
Oysa toplumun temelini oluşturan şey sadece eğitim değildir.
Ahlak, vicdan, merhamet, sevgi ve saygıdır.
Çocuklarımız bizi izliyor
İbn-i Haldun’a atfedilen şu söz burada yeniden karşımıza çıkıyor:
“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Çünkü zaten size benzeyeceklerdir. Kendinizi terbiye edin yeter.”
Çocuklarımız bizi izliyor.
Evde nasıl konuştuğumuzu…
Tartışırken nasıl davrandığımızı…
Öfkelendiğimizde ne yaptığımızı…
Büyüklere nasıl davrandığımızı…
Küçüklere nasıl yaklaştığımızı…
Kadına, erkeğe, yaşlıya, komşuya, yabancıya nasıl davrandığımızı…
Çocuk, bütün bunları görüyor.
Bu nedenle her davranış, bir çocuğun kişiliğine dokunuştur.
Evde sürekli kavga varsa çocuk bunu öğrenir.
Küfür varsa çocuk bunu normalleştirebilir.
Şiddet varsa çocuk şiddeti bir çözüm yöntemi olarak görebilir.
Sevgi varsa sevgi öğrenir.
Saygı varsa saygı öğrenir.
Merhamet varsa merhamet öğrenir.
Peki şimdi ne yapacağız?
İşte asıl soru bu.
Sadece çocukları suçlayarak hiçbir yere varamayız.
Sadece okulu suçlayarak da…
Sadece aileyi suçlayarak da…
Sadece dizileri, filmleri veya sosyal medyayı suçlayarak da…
Bu mesele hepimizin meselesidir.
Aile üzerine düşeni yapmalı.
Okullar çocukların sadece akademik başarısını değil, sosyal ve duygusal gelişimini de önemsemeli.
Çocuklarda görülen ciddi davranış değişiklikleri küçümsenmemeli; gerektiğinde psikolojik danışmanlık ve uzman desteğine başvurulmalı.
Medya dili konusunda daha fazla sorumluluk alınmalı.
Toplum olarak da şiddete, zorbalığa ve hakarete karşı sessiz kalmamalıyız.
Çünkü bir çocuğun yardım çağrısını görmezden gelmek, bazen çok daha büyük bir problemin başlangıcı olabilir.
Kendimize dönüp bakmanın zamanı geldi
Belki de artık çocuklara sürekli “Neden böyle oldunuz?” diye sormak yerine kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Biz size nasıl bir dünya bıraktık?”
Çocuklarımızın güvenle sokakta oynayabildiği…
Büyüklerin küçüklere sahip çıktığı…
Küçüklerin büyüklere saygı duyduğu…
Kardeşlerin birbirine düşman değil, yoldaş olduğu…
Küfrün değil güzel sözün…
Şiddetin değil merhametin…
Alay etmenin değil dayanışmanın…
Korkunun değil güvenin hâkim olduğu bir toplum mümkün.
Ama bunun için önce kendimize bakmamız gerekiyor.
Çünkü çocuklarımız yalnızca bizim geleceğimiz değil, bugünümüzün de aynasıdır.
Onları kaybetmeden önce, onları anlamalıyız.
Onları suçlamadan önce, onları dinlemeliyiz.
Onlardan güzel davranış beklemeden önce, o güzel davranışları kendimiz göstermeliyiz.
Ve artık hep birlikte şunu söylemeliyiz:
Şiddete sessiz kalmayacağız.
Zorbalığı “çocukça” deyip geçmeyeceğiz.
Küfrü normalleştirmeyeceğiz.
Alay etmeyi eğlence saymayacağız.
Çocuklarımızın masumiyetini korumak için üzerimize düşeni yapacağız.
Çünkü yarının nasıl bir toplum olacağını bugün yetiştirdiğimiz çocuklar belirleyecek.
Çocuklarımızı değiştirmeden önce, kendimizi değiştirmeyi öğrenmeliyiz.
Belki de kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanmanın ilk adımı budur.
Hatice YALÇIN



